İzledim: The Killing of a Sacred Deer

11:39:00

    The Killing of a Sacred Deer için uzunca bir yazıyla karşınızdayım. Bu benim Film Ekimi'nden beri izlemek istediğim yani kendimce izlemekte geciktiğim bir filmdi. Filme başlamadan önce epey beklentim vardı çünkü yine yönetmeni Yorgos Lanthimos'un yönetmenliğini yaptığı ve yine başrole Colin Farrell'ı seçtiği The Lobster'ı çok beğenmiştim. 

    Her şeyden önce, Yorgos Lanthimos'un çok farklı bir tarzı var. Belki kendine örnek aldığı başka yönetmenler vardır, onlarla karıştırır mıyım bilemem ama ona ait olduğunu bilmediğim bir filmini izlesem hemen bana "Bu film ne kadar da Yorgos Lanthimos tarzı." diyebilirim. Peki ne var da filmlerinde böyle düşünüyorum, ilk olarak izlerken gerçekten çok rahatsız oluyorsunuz. Filmlerine gerçekten absürt bir hava hakim. Mesela diyaloglar bu yönden çok göze batıyor, herkes çok duygusuz ve robot gibi konuşuyor ki bu da yönetmenin tarzı.

    The Lobster bir distopyaydı, bu filmde distopyadan söz edemesek de fantastik ögeler mevcut. Konusundan kısaca ve spoilersız bahsedeyim. Colin Farrell'ın canlandırdığı Steven Murphy, başarılı bir cerrahtır. Nicole Kidman'ın canlandırdığı eşi Anna Murphy de yine başarılı bir göz doktorudur. Çiftimizin de bir yeni ergenliğe girmiş kızları, bir de küçük bir oğulları var. Her ne kadar filmin kasvetli havasından ve duygusuz diyaloglarından anlaşılamasa da gayet normal, mutlu mesut yaşayan bir aile. Ta ki Steven bir gün ameliyatında bir hastasını kaybedene kadar. Sonrasında hastasının oğluna yani Martin'e sahip çıkmaya çalışır, ona kol kanat gerer ama çocuğun planları aslında bambaşkadır. Sonrası hüsran yani...


    Filmin isim babası olan da bir hikaye var, İphigenia. Agamemnon, Truva'yı istila etmek için gemileriyle açılmıştır ama rüzgar kesiliverir ve ilerleyemezler. Agamemnon, Kahin Kalkhas'a danışır; öğrenir ki rüzgarın çıkmama sebebi Artemis'in Agamemnon'a olan kızgınlığıdır. Agamemnon avlanırken Artemis'e ait bir geyiği öldürmüştür. Bu yüzden ancak kızı İphigenia'yı Tanrı Artemis'e kurban ederse rüzgar çıkacaktır. Başka bir anlatışa göre ise Kahin Kalkhas, Agamemnon'a İphigenia'yı Artemis için kurban etmesi gerektiğini söyler; tam kurban edilecekken tanrı kıza acır ve yerine bir geyik yollar. Yani bu bizdeki Hz. İbrahim'in başına gelenlere benzer hali. Neyse işte isim buradan geliyor. 

   Ben genel olarak beğendim. Oyunculuklar iyiydi, zaten Colin Farrell'ı seviyorum, görünüşe göre Yorgos Lanthimos da seviyor olacak ki vazgeçemiyor ikidir... Nicole Kidman, zaten biliyorsunuz. Filmdeki psikopat çocuk olan Martin'i canlandıran Barry KeoghanDunkirk'te görmüştük. Steven'ın kızı Kim'i canlandıran Raffey Cassidy'i de Tomorrowland'de ve birkaç yerde daha görmüşüz. Alicia Silverstone'u gerçekten en son Clueless'tan hatırlıyorum, yani onun haricinde nerede görmüş olabilirim diye baktım. Gelmiş geçmiş en berbat Batman filminde Batgirl'ü oynaması dışında önemli bir şey göremedim. Zaten çok az sahnesi vardı, çok da mühim değil.


   Ayrıca bazı özel olarak bahsetmek istediğim, beni etkileyen noktalar oldu ama spoiler vermeden anlatmam mümkün değil. İzlemediyseniz buradan sonrasını lütfen okumayın. 

   Filmde karakterlerin psikolojilerine bence çok iyi odaklanılmış. Aileden birinin ölmesi gerektiğini biliyorlar ve Kim kardeşine bunun o olacağını söylediğindeki davranışları, sürünerek saçını kesip babasının yanına gitmesi, çiçekleri sulayacağım demesi... Anna, kendini kurtarmak için Steven'a çocuklarını öldürmesinin gerektiğini söylüyor, bir çocuk daha yapabileceklerini söylüyor. Bir anne gerçekten böyle mi düşünürdü bilinmez, ama bence korkuları çok iyi yansıtılmış. Daha sonra Steven'ın çocukların okuluna gidip müdüre çocuklarından birini seçecek olsa hangisini seçerdi diye soracak olması, çünkü bu seçimi er ya da geç yapmak zorunda. Hele en sonunda, Steven artık birini öldürmek üzere Anna'yı çağırdığında Anna'nın "Senin sevdiğin siyah elbisemi giyeceğim." demesi, gerçekten hem acıyorsunuz hem de o hissiyatı alıyorsunuz. Diğer bir dikkatimi çeken nokta da Steven'ın filmde nekrofili olarak işlenmesi oldu. En başta bunu gerçekten çok rahatsız edici buldum, ama sadece izleyicileri rahatsız etmek için etmek Yorgos Lanthimos'un yapacağı bir iş değil. Asıl değinmek istediği nokta sanıyorum ki, daha sonra Anna yatağa sanki ölüymüş gibi uzandığında Steven'ın karşılık vermemesi. Normal bir film olsa o durumda kim böyle bir şey düşünür denilebilir ama verilmek istenen mesaj bence o anda ölümün zaten hali hazırda evlerini sarmış olduğu ve ölüm gerçekliğinin Steven'ı artık rahatsız etmeye başlaması.

   Bu filmle ilgili değiştirmek istediğim tek bir nokta var, o da kendi fikrim olduğundan ötürü değil. Daha çok Yorgos Lanthimos'a daha çok yakışacağını düşündüğümden. Ben bir tek sonunu değiştirmek istiyorum filmin, yani bence eğer film daha Steven ailesinden birini öldürmek üzereyken dönerken birden ekran kararsa film bitse çok daha iyi olurdu. Biliyorum, izleyiciyi böyle merakta bırakmak çok rahatsız edici. The Lobster'ı izlediyseniz sonunu hatırlarsınız; David o bıçağı gerçekten gözüne sapladı mı, yoksa kaçıp gitti mi bunu asla bilemeyeceğiz. Buradan sonrası seyircinin ne düşünmek istediğine kalıyor aslında. Ben The Killing of a Sacred Deer'da da öyle bir son beklemiştim açıkçası. Bir ara hatta "Of şimdi ne olacak sonda bilemeyeceğiz hiç." diye hayıflandım bile diyebilirim, yine de yönetmene daha çok yakışacak bir son olduğunu düşünüyorum.



Bence bunlar da ilginizi çeker

2 yorum

  1. Filmi izlediğim için tüm yazını keyifle okudum. Harika yorumlamışsın.

    Özellikle Lobster benzeri son düşüncene de bayıldım. Gerçekten düşününce çok daha etkileyici olabilirdi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim yorumun için, son fikri hakkında baya ciddi düşündüğümden katılman beni mutlu etti gerçekten. :D

      Sil

Bumerang - Yazarkafe
Bu blogda bulunan içeriklerin hakkı 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çerçevesinde Titania'nın Çöplüğü bloguna aittir.